Cenâb-ı Allah yüce kitabında "Kemâle erdirdiği, verdiği nimeti tamamladığı ve din olarak râzı olacağı İslâm'ın" mensuplarını "İnsanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmet" (Âl-i İmrân/110) diye tarif etmiş.

Bu hayırhah özelliğiyle Kur'an’da medh edilmiş ümmetin Hz. Âdem'den beri yeryüzünde yaşamış insanların en hayırlısı olmalarının sebebi, "İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl´ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık." (Bakara/143) diye açıklanmıştır. Mutedil olmak her işte adil, yani ölçülü ve dengeli olmak demektir.

Nitekim Kur'an'da, çeşitli cezalara uğrayarak helâk edilen, izleri silinen ve yaşadıkları yerlerde eserleri bile kalmayan bazı toplumların Allah'ın gazabına uğramalarının sebebi "haddi aşmaları", "aşırıya kaçmaları", "israf etmeleri" veya kendilerine ulaştırılan İlâhî emirlere lâkayt kaldıkları diye bildirilmiştir.

Bilindiği üzere, insana verilen akıl, öfke, arzu ve istek gibi pek çok duygu ve meyil gibi itici güçler "kuvve" denilen potansiyel kuvvetlerle donatılmıştır. Bunların sınırlanmadan serbest bırakılması halinde her türlü aşırılıkların etkisine girebileceğine tarih dâimâ şahit olmuştur. Emrolunduğumuz, her vesileyle ve özellikle en önemli ibadetimiz olan namazda defalarca okuduğumuz Fâtiha Sûresinde Cenâb-ı Allah’tan "Sırât-ı Mustakim’e yöneltilme" talebimiz, esasen her bir insandan istenen his ve hevânın dengelenmesi, yâni bu duygulara vahyin istikametinde ve İlâhî sınırlara göre ölçü konulmasıdır.

Dosdoğru yolda olmak, kullanmaktan dolayı sorumlu olduğumuz ve hesabını vereceğimiz her şeyin; her hissin, her meylin, her nimetin, her kabiliyetin, Allah’a ve ahret gününe iman edenler için “en güzel örnek olan” Peygamber Efendimizin hayatındaki gibi dengeli olmasıdır. Bundan dolayı Hazreti Peygamber bir hadisinde mealen "Her işin hayırlısı vasat (orta) olmasıdır." buyurmuştur.

316840.jpg

EŞLERİMİZ ve ÇOCUKLARIMIZ: GÖZ AYDINLIĞIMIZ

وَالَّذٖینَ یَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّیَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْیُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقٖینَ اِمَامًا (Furkan/74) “Onlar, "Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle" diyenlerdir.”

Kur’an’da, insan fıtratının en ziyade meyillil olduğu “mal ve evlât sevgisinin” dünya hayatının süsü olduğu bildirilmiştir. İnsanda kendinden olana, evlâd u ‘iyâline karşı, şefkat ve merhametinden dolayı bir düşkünlük vardır ve olmalıdır da. Ancak, buna bir had ve ölçü konulmaması halinde, insana en sevimli ve sevgili olan çocuklarına düşkünlüğü, dünyadaki “imtihanların en büyüğü ve çetini olanlarındandır.

Bu gerçekten hareketle, her anne ve babanın dünyada en çok sahip olmak istedikleri evlâtları, gözlerini açtıkları evlerine ve kucağına alanlara sevinç ve neş’e kaynağı olmaktadır. Büyütülünceye kadar uğurlarına her imkânın, gerektiğinde canın bile sakınılmadan feda edilebileceği evlâtlarımızın varlığıyla mutlu olur, saadetleriyle sevinir, elem ve kederleriyle üzülürüz. İsteriz ki onlar en iyi ve müreffeh şartlarda, en mutlu ve huzurlu bir şekilde hayatlarını sürdürsünler. Bu her anne ve babanın isteğidir ve fıtratın icabıdır.

Ebeveyn bakımından, insan yaratılışının en önemli gereği ve gerçeği, kız ve erkek evlâtlarının evlenerek kuracakları hânenin yükünü taşıyıp idare edecek reisi olarak ve/ya evini çekip çevirecek, çocuklarını bir öğretmen gibi eğitip donanımlı ve sorumluluk sahibi bir hanımefendi olarak yetiştirmektir. Kız veya erkek olsun, her bir fert için şahsî sorumluluk ise, Allah’ın kendilerine yüklediği sorumlulukları öğrenmek, meşru ve mesut bir beraberlikle sürdüreceği hayat arkadaşına karşı karşılıklı saygı ve sevgi, hürmet ve muhabbet muvacehesinde hem kendi hem de birbirlerine karşı hak ve yükümlülüklerini bilip yerine getirmektir. Çocuklar bu esaslarla ve bu temel bilgiler öğretilerek hayata hazırlanmalıdır. Buraya kadar yazılanlar hemen herkesin bildiği hususlardır. Ancak bu hususların biraz ötesine geçerek bugün özellikle gençler arasında ve yeni kurulan yuvalarda sıklıkla görülen sorunların bir kısmına temas etmek ihtiyacındayım.

ARADA ÜLFET, SEVGİ ve ŞEFKAT OLACAK

وَمِنْ اٰیَاتِهٖٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا اِلَیْهَا وَجَعَلَ بَیْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًؕ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَتَفَكَّرُونَ (Rum/21) “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.”

Cen3ab-ı Allah, her canlıyı olduğu gibi insanı da karşı cinsine meyyal ve muhtaç yaratmıştır. Evlilik çağına gelmiş, başlarında kavak yelleri esen genç beyefendi veya hanımefendiler, ne zamandır eş seçimi hususunda geleneksel usûlleri terk etmişler. Artık karşı taraftan elektrik aldıkları(!) eşlerini kendileri buluyor/seçiyor, bir müddet arkadaşlık ederek birbirlerine bağlanıyor, sevgi ağır basıyorsa evlenmeye karar veriyorlar. (Şimdilerde karşı cinsten birbirlerine ‘sevgili’ diyen yakın arkadaşlık, lise eğitimi seviyelerine kadar düşmüştür!) Hanımefendi veya beyefendi arkadaşlık ettiğini müstakbel eşi olacak diye âilesinin huzuruna çıkarıp tanıştırıyor, büyükler uygun görse de görmese de, genellikle gençlerin ısrarı ağır basıyor. Âileler bazen istemese de mecburen sadece onay mercii konumunda kalıyor. Maalesef, bu durum günümüzün en ücra yerlere kadar yayılmış ve neredeyse önüne geçilemez bir gerçeği hâline gelmiştir.

208547.jpg

YUVA KURANLAR ve KURAMAYANLAR

Bugün evlilik çağına gelmiş pek çok gencin yuva kurmaya cesaret edemediği had safhalara ulaşmış bir hayat pahalılığı yaşanıyor. Bu durum gençleri evlilik çağını gün geçtikçe ileri yaşlara doğru taşımaktadır. Otuzlu kırklı yaşlara gelmelerine rağmen halen evlen(e)meyen hem kız hem erkeklere rastlanmaktadır. Bu sebepten dolayı son yıllarda ülkenin nüfus artış hızı önce durakladı, yavaş yavaş eksi değerlere düşmeye başladı.

Ekonomik imkânlara sahip olan veya bu yükü taşıyabiliriz diye evliliğe karar veren kız ve erkek taraflarının, beraberliği resmileştirme merasimleri örfümüze göre erkek tarafının karşı taraftan kız istemesiyle başlar, verilirse söz kesilir ve ardından nişan yapılır. Gençlerin parmaklarına takılan yüzükler özellikle genç kızlara başka talip olmaması içindir ki nişan zaten işaret anlamındadır. Bu dönem gerek âilelerin, gerek ortak bir hayat yaşayacak olan gençlerin dinin ve örfün müsaade ettiği sınırlar içinde meşruiyet ve mahremiyet ihlâl edilmeden, birbirlerini daha yakın tanımaları ve bu süre içinde ünsiyet etmeleri için bir devredir.

Elbette, artık akraba olacak âileler ilişkilerini güçlendirmek için birbirlerine hediyeler takdim edecek. Yuva kuracak çocuklarının yüküne omuz verecek, her iki taraf evlatlârının mürüvvetini görebilmek, en mutlu günleri olacak bu günler için imkânları ölçüsünde ve hatta çok daha ötesinde düğün için hazırlıklar yapacak. Eskiden özellikle kız çocukları olanlar çocukluktan itibaren çeyiz düzmeye başlar, kızların eli iş tutmaya başlayınca da öğrensinler diye bir kısmını onlara hazırlatırdı. Bu hazırlama döneminde kızlar da harıl harıl çalışır, dantel-nakış işlemeyi, eşya düzmeyi öğrenirdi. Şu sıralar kızlar kraliçelere, prenseslere döndü; ya okuyorlar ya çalışıyorlar. Koca kızlar bir sökük dikmeyi beceremez hale gelmiş. Kendileri de aileleri de tembelleştiğinden çeyiz düzmek diye bir dertleri kalmadı. Artık çeyizler çok paralar ödenerek çarşı-pazardan satın alınıyor.

Tarafların çok yakın akrabalarının hazır bulundukları ve âileler arasında yapılan sâde ve nişan merasimleri düğün salonlarına taşındı. Bir geceliğine iki üç saat sürecek bir neşe ve sevinç faslı için erkek tarafına, gelin hanıma süslü püslü üç dört ayrı kıyafet aldırılıyor. Nişan gecesi geline bir giydiği üzerinde yarım saat kalmadan ayrı bir diğer kıyafet giydiriliyor, damat olacak kişiye davul çaldırılıyor. Bilezikler, altın kolyeler, bilmem ne setleri gibi zinet eşyaları isteniyor. Hele kuaför fasıllarına kız tarafının yakınlarından neredeyse minibüs dolusu genç kız dahil ediliyor, bohçalar hazırlattırılıyor, akla ziyan taleplerde bulunuluyor. Bunların hepsi âileler için ağır ve gereksiz masraftır. Bu zamanda ise helâl para aslanın ağzında!..

Sonrası mâlûmdur; naz makamında olan kız tarafıyla nişanlılık devresi şâyet sağ sâlim atlatılıp kazasız-belâsız selâmetle düğün faslına geçilebilirse işte asıl ondan sonra kazı(ğı)n ayağı ortaya çıkıyor! İlk ve en önemli istek, kayın tarafına yakın olmayan iyi bir semtte, en çok tutulan markalı eşyalarla döşenmiş, hiçbir eksiği olmamak kaydıyla bir ev isteniyor. Peşinden, sâde ve mütevâzî bir hayat yaşayan âileler, çocukları için ya lüks otellerde, ya oldukça gösterişli düğün salonlarında, ya da kır düğünü diye çok özel alanlarda saltanat devirlerini andıran düğün merasimleri isteniyor. Gelin arabaları, konvoylar, saz-söz ekipleri, davullar zurnalar, gelin evinden çıkacakken kapı tutmalar, ayakkabı saklamalar vs. Mutlu olunacak günlerde yüzler gülmek yerine gerilmeye başlıyor. İtiraz mümkün değil. Bunlar olmazsa kız vermek te yok! Bir şey denilecek olunursa, “Erkek tarafı değiller mi? Yapacaklar!” dayatmasına mârûz kalan taraf yutkunarak istenilenlere tamam demek mecburiyetinde kalıyor. Bu haddi aşan veya karşılanamayacak talepler sebebiyle nişanla başlayan “hayırlı iş” bazen tamamına ermeden, yarı yoldan geri dönüldüğü de oluyor! Bu hayırlı işte ne yazık ki, biz Müslümanlar için “en güzel örnek” olan Hazreti Peygamberin “En hayırlı evlilik en kolay olanıdır.” tavsiyesi hiç hatıra bile gelmiyor!..

229503.jpg

Sonrasını tahmin etmek zor olmasa gerek: çok pahalı ve altından kolayca kalkılamayacak ağır bir borç yükü! Eğer banka kredisi alınmışsa ana paradan çok daha fazlası yıllarca katlana katlana rakamları sürekli artan faize, eşten dosttan bulmak zor olsa da, eğer alınabilmişse yıllar yılı ödenecek bir yığın borç. Bu ağır yük hem hayatlarının en mutlu zamanlarını evliliğin ilk yıllarında yaşayacak gençleri hem de o yükün altındaki âileleri madden sıkıp geriyor. Borç yükünden ve düğüne kadar, çoğunlukla kız tarafının mecburen tahammül edilen haddi aşan ölçüsüz isteklerinden kaynaklanan gerilim ve huzursuzluk, önce hayatlarının baharındaki tâze gelin ile damat arasında patlak veriyor, daha sonra bir şekilde aile büyüklerine intikal edince sorun genişleyerek kalp kırmalara, kavgalara ve ardından bazen kopuşlara kadar gidebiliyor.

Haddi aşmaya ve israfa dair şöyle bir örnekle izah edelim: Bugün evlilik çağındaki bir delikanlı eğer çalışıyor ise ortalama aylık geliri 40-50 bin TL civarında olsun. Eğer müstakbel eşi de çalışacak olursa bir o kadar da ondan geldiğinde hanenin aylık geliri 80-100 bin TL civarı olacağı varsayılsa;

Bir nişan masrafı asgari 250-3000 bin TL,

Geline takılar yaklaşık 350-400 bin TL,

Ev eşyaları olarak yatak odasından oturma grupları ve beyaz eşyalar yaklaşık 600 bin TL,

Bir düğün 500 kişilik davetli için yerine göre ve yemekli olması halinde 1 milyon TL civarında harcama yapılarak bir çift evlendirilecektir. Damat tarafın geline takacağı zinet ve sair hediyeleri bu masraf listesine koymadık.

Çiftin şayet kendilerine ait meskenleri yok ise orta büyüklükte bir evin aylık kirası 30-40 bin TL arasında olacaktır. Bu kadar harcamayı yapacak olan gençler ve âileleri harama bulaşmadan bunca parayı nereden ve nasıl bulacak? Orta gelir seviyede bulunan, gariban ve aslında çoğu ay sonunu zorlukla getiren halkımızın büyük çoğunluğu böylesine yüklü bir maliyeti borç-harç karşılasalar bile nasıl geri ödeyecekler? Bu rakamlar tuzu kuru olanları belki fazla etkilemeyebilir. Evlerinde evlenmeyi bekleyen birkaç çocukları olan âileler, çaresiz bir şekilde kumkuma kuşu gibi kara kara düşünür haldeler!

Şu durumda sırf gösteriş olsun diye yapılarak belleri büken lüks merakı, israf ve haramlarla dolu, artık kabak tadı veren, “fazla naz (ve kapris)ın aşık usandırdığı”nın darb-ı mesel olduğu böylesi gereksiz, bıktırıcı ve usandırıcı âdet, görenek ve toplumsal alışkanlıklarımız bu zorlu ve çeşitli sıkıntılarla dolu günlerin ekonomik ve sosyal şartlarına göre ince ayara çekilmeli, haddi aşan uygulamalar cesaretle red edilmelidir.

O HALDE NE YAPILMALI?

Yukarıda sayılan ve etrafımızda sıklıkla duyduğumuz, bazen de üzülerek şahit olduğumuz, hem fıtraten dinen hem hem de örfen “en hayırlı iş” diye görüp kabul ettiğimiz evlilik müessesinin, en baştan sağlam temeller üzerinde kurulması gerekir. Devamında ise huzur ve mutluluğu bozacak veya zarar verecek tatsızlıklara meydan bırakmamak için evvelâ bugün toplumda hakim olan âdetlerimize, eş tercihinden bütün muamelelerimize, ihtiyaç sıralamalarımıza, seçimlerimize, harcamalarımıza, işlerimize, eşlerimizle ilişkilerimize, sebeb-i hayatımız olan anne-babalarımızdan yakın-uzak sair akrabalarımıza kadar olan münasebetlerimize, uymakla sorumlu olduğumuz Kur’an ve Sünnet ölçülerini esas alarak bugünün sosyal şartlarına göre yeniden şekil vermeliyiz.

Elâlemin ne diyeceğinden önce Allah’ın neyi ve nasıl yapmamızı istediğini, Hazreti Peygamber’in (sav) neleri tavsiye ettiğini araştırıp öğrenmeliyiz. Taraflar birbirlerine karşı anlayışlı ve müsamahakâr davranmalıdır. Hayatımızın her safhasında olduğu gibi bu işlerde de her türlü israftan kaçınılarak sâdelik ve zarafeti vâzeden İslâmî ölçüleri, evliliğin öznesi olan gelin ve damat ile onları evlendirecek ebeveynlere kadar bütün taraflar gönül rahatlığıyla kabul etmelidir. Kısaca ve özetle, kudsî kaynaklarımızın emir, tavsiye ve yasakları örf ve âdet haline getirilerek bunlara titizlikle riayet edilmesi bugün olmazsa olmaz ictimâî bir mecburiyet haline gelmiştir.

Bu vesileyle, hem derde derman, hem de en hayırlı işe de had olsun diye, evlilik hususunda hem evlenecek olanlar hem de âileleri yönünden mutlaka dikkate alınması gereken Hz. Peygamber (sav) Efendimizin çok önemli iki hadis-i şerifini aktaralım: İlki, Hz. Âişe’den nakledildiğine göre Peygamberimiz, “İyi erkeklerle iyi kadınları (birbirleriyle) evlendirin.” diye buyurmuştur. Bu hadiste eşlerin soyda, ilimde, şerefte, sosyal statüde birbirlerine denk olmaları tavsiye edilmiştir.

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayetle gelen diğer hadiste, ise: “Bir kadınla (veya erkekle) dört şeyden dolayı evlenilir: Malı, soyu, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanını seç. (Aksi hâlde) fakr u zarûrete dûçâr olursun!” buyurmuştur. Hakiki mânâda dindar olan hem gelin hem damat adayı birbirini Allah için severler, birbirlerini Allah ve Peygamber emaneti olarak görürler ve ona göre değer verirler. Allah’ın rızasını ve memnûniyetini her şeyin önünde ve üzerinde tutarlar, hadlerini aşmadan, eşinin hukukunu çiğnemeden Allah’ın tayin ve takdir ettiği hudutlar içinde Allah’ın emrettiği gibi yaşarlar, birbirlerini mutlu etmek şuuruyla, eş ve en yakın arkadaş olarak dünya ve âhiret saadetine mazhar olurlar.

Hazreti Peygamber Efendimiz, kıyamete kadar gelecek bütün seyyid ve şeriflerin annesi, göz nuru, sevgili kızı Hazreti Fatıma'yı, o sırada mal olarak hiçbir şeyi olmayan Hazreti Ali'ye verip nikâhladığında her ikisine tenbih ettiği şu tavsiye evli olan ve evlenecek her mü'min ve mü'mineye bir hayat prensibi olmalıdır: "Kızım Fatıma, sen Ali'nin cariye, Ali de senin kölendir." (Cariye kölenin dişisidir) Ardından da "Ya Ali, dışarının işleri (evin geçimini temin için çalışmak) senin, evin içindeki işler (evi çekip çevirmek, çocuk bakıp yetiştirmek vs.) de Fatıma'nındır." buyurmak sûretiyle evdeki iş-görev bölümünü de yapmıştır. Bu Nebevî tenbih bir ömür karı-koca olarak beraber yaşayan ve yaşayacak olanların hayatları boyunca her hususta âdetâ bir köle gibi birbirlerine destek ve yardımcı olmaları gerektiğini tavsiye ediyor.

ÖRNEK ve GÜZEL BİR TAVSİYE

Genç ve yağız yeğenimiz Fatih Şeker’in düğün gecesinde, gelinimizin babası rahmetli Nazmi Akın kızını damadına teslim etmeden önce kızını öpüp kokladı, sarıp sarmaladı. O esnada yakınlarında olduğum için asil bir babanın gelin ettiği kızına son sözlerini gözlerim yaşararak duymuştum. Rahmetli beyaz gelinlik içindeki melek-misal kızına şunları söylemişti: “Sevgili kızım, güle güle gidesin. Fakat nasıl bir âileden yetiştiğini, sana nasıl bir edep ve terbiye verdiğimizi aklından hiç çıkarma!”

Netice-i Kelâm: Kalp sevmek için yaratılmıştır, kalbin dermanı da muhabbettir. Ancak ilâç olduğu halde kontrol edilmeyen, miktarınca verilmeyen, doğru istikamete yönlendirilmeyen her sevgi ve sevmenin, her meyil ve arzunun insanı bir savruluşa sürükleyebileceği unutulmamalıdır. Derman haddinde verilmezse fayda etmez, haddi aşarsa da zehir olur.

Kaynak: (https://www.risalehaber.com/mehmet-asif-isik-derman-haddi-asarsa-28856yy.htm)