Günümüz dünyasında mutluluk, ne yazık ki neredeyse tamamen maddiyatla ölçülür hale geldi.
Yaygın bir yanılgı hüküm sürüyor: "Daha çok kazanan daha iyi yaşar, daha iyi yaşayan da daha mutludur."
Oysa bu denklem, kağıt üzerinde mantıklı görünse de hayatın çıplak gerçeğine çarptığında tuzla buz oluyor.
Çünkü mutluluk, sahip olunanların çokluğundan değil; insanın kendi iç dünyasında kurduğu o hassas dengeden doğar.
Şöyle bir durup düşünelim: Sağlığını kaybetmiş, huzurunu yitirmiş bir insan için en lüks malikanelerin, en son model otomobillerin ya da bankadaki o kabarık rakamların ne anlamı kalır?
Hayatın en yalın, en temel gerçeğini çoğu zaman hırslarımızın gölgesinde unutuyoruz: İnsan, ancak sağlıklıysa gerçekten "var" olabilir.
Bugün pek çok kişi, daha fazlasına sahip olmak, kasayı daha da doldurmak uğruna uykusundan, huzurundan ve en önemlisi sağlığından feragat ediyor.
Bitmek bilmeyen bir tempo, kronik stres ve tükenmişlik hali artık modern hayatın "normali" sayılıyor. Ancak bu amansız yarışın, bu bitmek bilmeyen kovalamacanın sonunda ulaşılan durak çoğu zaman huzur değil; derin, telafisi güç bir yorgunluk ve ruhsal bir boşluk oluyor.
Belki de asıl sormamız gereken soru şu: Kasamızı ne kadar doldurduğumuz mu önemli, yoksa ruhumuzu ne kadar "iyi" yaşattığımız mı? Gerçek mutluluk, dışarıda aranacak, satın alınacak bir hedef değil; içeride, kendi elimizle inşa edeceğimiz bir kaledir.
Sonuç olarak; en mutlu insan, cüzdanı en kalın olan değil; sağlığını koruyabilen, nefes almanın değerini fark eden ve sahip olduklarının içindeki o hakiki huzuru ıskalamayan insandır.