İnsanlık hiç olmadığı kadar çok konuşuyor; ama sözün hakikatten, sesin mânâdan koptuğu bu çağda, belki de en çok unuttuğumuz şey dinlemek.
Sözün Düşüşü Üzerine
“Güzel bir söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Kötü bir söz ise yerinden sökülmüş, ayakta duramayan bir ağaç gibidir.” (İbrahim, 24–25)
“Ancak güzel sözler ve salih ameller O’na yükselir.” (Fâtır, 10)
Kur’ân, sözü bir ses değil, bir varlık biçimi olarak tarif eder. Söz ya kökü yerde bir çalıdır ya da kökü hakikate tutunmuş bir ağaç gibi göğe yükselir. İnsan, ağzından çıkan her kelimeyle ya dünyayı imar eder ya da çoraklaştırır. Çünkü söz yalnızca anlam taşımaz; gelecek doğurur.
Bugün yaşadığımız kriz yalnızca bir ahlâk krizi değildir; aynı zamanda sözün çöküşüdür. Bu çöküşü modern düşünürler de fark etmiştir. Jacques Ellul bu hâli “Sözün Düşüşü” olarak adlandırır. Söz artık hakikati taşımıyor; dolaşıyor, harcanıyor, kirleniyor, tüketiliyor, manipüle ediliyor. Güvenin azalmasının bir sebebi de budur: Söz, ahlâkın değil, çıkarın dili hâline gelmiştir.
Sözün Çöküşü
Çirkin söz, çirkin eylem gibi metastaz hücresi misali yayılır. Bir kere dile düşen zehir, binlerce kalbe bulaşır. Oysa söz dölleyicidir. Her kelime varlığa bırakılmış bir tohumdur.
Bu fikri ilk dile getirenlerden biri Antik Stoacılardır. Onların logos spermatikos dediği “tohum taşıyan söz”, evrenin yalnızca maddeden değil, anlamdan da yaratıldığını anlatır. Logos kuru bir mantık değil; varlığa biçim veren ilkedir.
İslâm düşüncesinde bu hakikat “Kün” emriyle tecellî eder: “Ol” denir ve varlık başlar. Yani evren, ilâhî kelâmın yankısıdır. Tasavvufta ise âlem, Allah’ın nefesinin harf harf görünür hâle gelmesidir. İnsan da bu nefesi içinde taşır.
Bu yüzden insanın sözü sıradan değildir. Bir kelime bir kalbi diriltebilir, bir kelime bir ruhu yaralayabilir. İşte bu yüzden Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Ya hayır söyle ya sus.” Bu bir ahlâk kuralı değil, bir varlık bilincidir. Çünkü bazen sözün en güçlü hâli sükûttur.
Kur’ân’da Hz. Meryem’in susuşu gibi. Bu bir kaçış değil, başka bir konuşma hâlidir. Zira her söz makamında anlaşılır. Her hakikat her kulağa emanet edilmez.
Dinlemek: Unutulan İbadet
İnsan bazen konuşarak değil, susarak daha çok şey söyler. Atalarımızın dediği gibi: “İki kere düşün, bir kere söyle.” “Söz gümüşse, sükût altındır.” Hatta eşler tartışırken bile birinin susması öğütlenir; çünkü bazen bir susuş, yüz cümleden daha fazla şey kurtarır.
İşitme Kıtlığı
Peki, insan neden artık işitmiyor? Çünkü ruhumuzla temasımızı yitiriyor, hayatı hissetmeden yaşıyoruz. Gözlerimiz görüyor, kulaklarımız duyuyor ama kalbimiz işitmiyor. Oysa gerçek dinleyiş, yalnızca kulakla değil, gönülle gerçekleşir.
Kur’ân bu hakikati yüzyıllar öncesinden şöyle hatırlatır:
“Onların kalpleri vardır, onlarla kavrayıp anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler...” (A'râf, 179)
Ronald David Laing, Yaşantının Politikası’nda şöyle der: “Bir zaman gelecek, insanlar büyük bir kıtlık yaşayacaklar. Bu kıtlık ne su ne yiyecek kıtlığı olacak. Bu, Tanrı’nın sözlerini işitme kıtlığı olacak.”
Biz bugün artık o kehanetin içindeyiz. İnsan çok konuşuyor ama az duyuyor. Bu yüzden çağların ötesinden gelen bir sese ihtiyacımız var. Kur’ân’ı sadece okumaya değil, işitmeye ihtiyacımız var. Mevlânâ’nın Mesnevî’si boşuna “Dinle neyden…” diye başlamaz. Çünkü hakikat önce duyulur, sonra anlaşılır.
Rasulüllah (sav) şöyle buyurur: “Size iki nasihatçi bıraktım: Biri susar, öteki konuşur. Susan vaiz ölümdür; konuşan vaiz Kur’ân’dır.” (Tirmizî, Menâkıb 31)
İkisi de insana kim olduğunu hatırlatır. İnsan yalnızca kendi benliğinden anlam devşiremez. “Benim için iyi olan iyidir” felsefesi insanı çürütür. İnsan ancak bütünün hayrına bağlandığında insan kalır.
Yunus Emre yüzyıllar öncesinden bugüne seslenir:
“Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı; söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz.”
Bu çürümenin sesini Kâmi Mehmed Efendi de duymuştur:
“Güle gûş ettiremez yok yere bülbül inler, Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler?”
Yani bülbül hâlâ feryat eder, ama artık dostluk ve vefa sayfasını okuyacak kulak yoktur.
Alvarlı Efe Hazretleri cevap verir:
“Âşık der inci tenden, incinme incitenden. Kemâlde noksân imiş, incinen incitenden.”
Modern insanın bu gürültülü yalnızlığını Cahit Koytak şöyle haykırır:
“Vıdı vıdı vıdı… Susun artık, susun… Tanrı konuşmak için sizin susmanızı bekliyor.”
İnsan vardır ama kendisiyle temas hâlinde değildir. Biz söz çağında yaşıyoruz ama sözün öldüğü bir çağdayız. Sosyal medyada, televizyonlarda, meydanlarda… Herkes konuşuyor. Ama kimse hakikati dinlemiyor, sorumluluk almıyor, kalpten konuşmuyor. Söz çok, mânâ az. Gürültü çok, hikmet yok.
Belki de sözün bittiği yerdeyiz.
Yakın zamanda izlediğim bir film sahnesi çağımızı tek cümlede özetliyor: Tanrı ile Sohbet filminde şu soru sorulur: “Tanrı’nın bütün insanlığa tek bir mesajı olsaydı bu ne olurdu?” Cevap şudur: “Hepiniz beni yanlış anladınız!"
Son sözü Şeyh Galib’e bırakalım:
“Ve söz imdi erdi sükûta.”
Hoşça bakın muhterem zâtınıza.